Sekizinci Yargı Paketi Taslağı ve tutarsızlıklar

Birkaç gün önce “Yargı Hizmetlerinin Etkinliğinin Artırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi Taslağı” başlıklı ve Kanunlar Genel Müdürlüğü’nün taslaklarına benzer görünen 153 sayfalık metin hukuk kamuoyunda dolaşmaya başladı. Taslağın bu haliyle yürürlüğe girmesi durumundaki bazı tutarsızlıkları, önemli değişiklikleri de ele alarak inceleyelim.

HAKARET SUÇU

Hakaret suçuyla başlamak gerekirse, suçun son yıllarda getirdiği iş yükünü azaltmak için taslakta ceza hukuku ilkelerine açıkça aykırı bulduğumuz düzenlemelerle çözüme gidilmeye çalışıldığı görülecektir.

Her ne kadar genel gerekçede “bu suçla daha etkin mücadele edilmesinin” amaçlandığı söylense de hakaretin şikâyete bağlı tüm diğer suçlardan ayrılarak şikâyet süresinin “her ne olursa olsun” suç tarihinden itibaren bir yıl geçmekle soruşturulamayacağı hükmü, bir yıl boyunca faili belirlenemeyen fiilden ceza hukuku anlamında “vazgeçileceği” anlamına gelir ki fikrimizce hem ceza hukuku sistematiğiyle hem suçla korunan hukuki değerle çelişmektedir.

Özel hukuk tazmin hakkına dokunulmadan hakaret, yine tasarlanan değişiklikle TCK m. 75’te düzenlenen “ön ödeme” kapsamına sokularak soruşturma yükü azaltılmaya çalışılacak, bedel ödendiği takdirde uzlaştırmacıya sevk, iddianame hazırlamak gibi yüklerden kurtulunacaktır. Değişikliğin diğer ilginç bir yanı artık hakaret suçunun nitelikli hallerinden tarafların değil devletin tazmin edilmesi isabetsizliğidir. Bu maddi yüke önceden katlanan herkesin “bedelini devlete ödeyerek” (TCK m. 75/ (6) – d hükmünce, ön ödeme kapsamındaki suçu beş yıl içerisinde bir kez daha işlememek koşuluyla) bir başkasına hakaret etme keyfiyetinin kapısını açabilecektir. Kısaca bu, Amerikan sisteminin tutarsız bir taklididir.

Bu değişiklik bağlamında CMK m. 254 içeriğinde de değişikliklere gidilmiş, yargılama sırasında gerçekleştirilen uzlaşma sonucu düşme kararı verilmesinden, TCK’da düşme kararına göre daha belirsiz sonuçları olan fakat nedensellik bakımından uzlaşmanın sonuçlarına daha uygun “durma” kararı verilmesi öngörülmüştür.

Hakaret suçunun basit halinin (TCK m.125/(1)) kapsam dışında bırakılması da öyle görünüyor ki az önce bahsettiğimiz iş yükünün ekseriyetle sosyal medyada işlenen nitelikli haller olmasındandır.

KADINI KOCASININ SOYADINI KULLANMASI

Anayasa Mahkemesinin 22/2/2023 tarihli ve 2022/155 E. 2023/38 K. sayılı kararıyla, Türk Medeni Kanunu’nun 187. maddesi iptal edilmiş ve iptal kararının dokuz ay sonra (28/1/2024) yürürlüğe girmesine karar verilmişti. Bu da hukuk kamuoyunda, kararda anlaşıldığı üzere ve akli olarak “kadının artık evlendikten sonra da yalnızca kendi soyadını kullanabileceği” sonucunu doğurmuştu. Hatta norm denetimi kararı Anayasa Mahkemesi’nin sitesinde “Kadının Kocasının Soyadını Almasını Öngören Kuralın İptali” olarak yayınlanmıştı. Gerekçelerinden biri olarak da “… söz konusu kamu yararının sağlanmasının yegâne yolunun kadının evlendikten sonra kendi soyadını eşinin soyadının önünde kullanması olduğunu söylemek mümkün değildir.” kanaatini göstermişti.

İlginç ve komik bir biçimde taslakta “Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.” cümlesi “Kadının soyadı, kendi soyadı ile önceki kocasının soyadından oluşuyorsa kadın bu soyadlarından sadece birisini evleneceği kocasının soyadının önünde kullanabilir.” cümlesiyle değiştirilmiş ve cümleyi detaylandırmak dışında hiçbir değişiklik yapılmamış, iptal kararı hiçe sayılmıştır.

Eğer elimizdeki kanun taslağının gerekli kutucuğunda iptal kararı anılmasaydı, bu Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyelerinin Anayasa Mahkemesi yargıçları hakkında suç duyurusunda bulunduğu bir sistemde daha akla uygun karşılanabilirdi.

Bunun yanında soy bağının reddi davasını açma hakkı “yalnızca koca ve çocuktan” ayrı olarak anneye de verilmiştir.

Bu kez uyulan bir iptal kararı olarak Anayasa Mahkemesinin 26/7/2023 tarihli ve 2023/3 E. 2023/139 K. sayılı kararıyla iptal edilen “ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin eşler tarafından birlikte evlat edinilmesi hâlinde küçüğün nüfus kaydına ana ve baba adı olarak evlat edinen eşlerin adlarının yazılması” kuralı “… tek başına evlât edinmede ise ana veya baba adı olarak evlât edinenin adı yazılır. …” cümlesiyle değiştirilmesi öngörülmüştür.

Yine, Anayasa Mahkemesinin 22/3/2023 tarihli ve 2022/105 E. 2023/54 K. sayılı, 23/3/2024 tarihinde yürürlüğe girecek olan iptal kararına uyularak, özgürlüğü bağlayıcı ceza alan kişilere “isteği üzerine” vasi atanacağı kuralı getirilmesi öngörülmüştür.

Metin Feyzioğlu’nun uzun TBB başkanlığının yegâne başarısı olarak, Pasaport Kanunu’nca en az on beş yıl kıdemi bulunan avukatlara hususi damgalı (yeşil) pasaport “verilebilmesini” öngören ilgili maddeye noterler kıdem aranmaksızın “görevleri süresince” ibaresiyle eklenmiştir. Yine, beklenen “nöbetçi noterlik” sisteminin Adalet Bakanlığınca yürürlüğe konacak yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiştir. Noter işlemlerinin harç ve ücret tarifeleri ise bundan sonra takvim yılı başlangıcından itibaren düzenlenecektir.

HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI

“Kadının soyadı” başlıklı hükümden farklı olarak, taslakta Anayasa Mahkemesinin Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması kanun maddesine ilişkin iptal kararlardan ilkine yönelik ibare konulmuşken, ikinci (HAGB’yi bütünüyle iptal eden) karara atıfta bulunulmamıştır.

Tasarlanan değişiklikle HAGB “sanığa sorulmadan” verilebilecek ve itiraz merci Anayasa Mahkemesinin ilk iptal kararında gösterdiği gibi üst mahkemeye (istinaf) tabi olacaktır. Gerçekten, ilginç bir uygulama olarak HAGB kararına yapılan itirazlar Yargıtay Ceza Genel Kurulunun bu konunun aksine, esastan inceleme yapılabileceğine dair kararına (YCGK’nın 22/01/2013 tarihli, 2012/10-534 E., 2013/15 K. sayılı kararı) aykırı olarak “yalnızca sanığın HAGB’nin uygulanmasını kabul edip etmediği” üzerineydi ve bir onay merciine dönüşmüştü.

Fakat Anayasa Mahkemesi 1/6/2023 tarihli, 2022/120 E., 2023/107 K. sayılı kararıyla HAGB tümüyle iptal etmişti.

İptalin neden gerekli olduğu aslında Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesinin “Kişilerin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı”na işlenen suçlarda dahi HAGB’nin bir cezasızlık kalkanı olduğuna dair eleştiriler içeren başvuru kararından da görülebilir haldeydi. Anayasa Mahkemesi iptal kararının bir yıl sonra yürürlüğe girmesine ve dolayısıyla kanun koyucuya yeni bir düzenleme yapılması için süre verilmesine hükmetmişti. HAGB’de fikrimizce beklenen değişiklik, HAGB kapsamına giren suçlar içerisinden kişinin vücut dokunulmazlığına karşı suçlarla kamu görevlilerin işlediği suçların bu maddeden ayrılmasıyken, taslakta ne bahsettiğimiz ikinci iptal kararına ne de beklenen değişikliğe dair bir ibare bulunmamaktadır.

BASİT YARGILAMA USULÜ

Alman sistemindeki hüküm sözleşmesine benzer nitelik gösteren ve ileriki süreçte bütünüyle iptal edilmesini beklediğimiz Basit Yargılama Usulünün de taslakta Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ışığında değiştirilmesi öngörülmüştür.

Anayasa Mahkemesi kararında “Basit yargılama usulünün ilk aşamasında verilen karara karşı yapılan itiraz üzerine hükmü veren mahkeme tarafından duruşma açılarak yargılamaya devam edilmesinin öngörülmesi, davanın esasına dair görüşünü açıklayan bir hâkim tarafından yeniden yargılama yapılması anlamına gelmektedir.” gibi oldukça yerinde bir gerekçe göstermişti. Taslakta buna göre, dosya ilk hükmü açıklayan mahkemeden başka bir mahkemeye (hâkime) gönderilecek.

Anayasa Mahkemesinin bir diğer iptal kararına daha uyularak kanundaki sürenin sadece lafzına bağlı kalınan, kısa karardan sonra yedi gün içinde bir kaç cümleyle karara itiraz edildiğini bildirir süre tutum (kısa istinaf) dilekçesi yersizliğine son verilmesi ve yedi günlük sürenin iki hafta olarak uzatılması öngörülmüştür.

KOŞULLU SALIVERİLME

5275 sayılı CGİK’te dikkate değer bir değişiklik bir olarak m. 105/ (A)’daki “ve koşullu salıverilmesine bir yıl veya daha az süre kalan” ibaresi “koşullu salıverilme için ceza infaz kurumlarında geçirmeleri gereken sürenin beşte dördünü ceza infaz kurumunda geçiren” şeklinde değişikliğe gidilmesi tasarlanmıştır.

Bu AKP iktidarının taslakta sonunda kendi de kabul ettiği “cezasızlık politikasıyla” (kendilerine göre “algısı”) çelişmektedir. O kadar ki taslaktaki gerekçede de “Yapılan düzenlemeyle, her hükümlünün belirli bir süre ceza infaz kurumunda kalması sağlanarak cezasızlık algısının ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır.” ibaresine aynen yer verilmiştir.

Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi sık, karmaşık ve uygulayıcılar açısından dahi anlaşılması güç değişikliklerle bir anlamda “delik deşik edilen” infaz sisteminden beklenen bir sonraki hamle aftı. Covid-19 salgınından sonra cezaevlerinde neredeyse terör suçluları dışında kimsenin kalmasının istenmediği bir sistemden böyle bir düzenlemeye geçişin bu taslaktaki gibi kolay olması inandırıcı bir beklenti değil.

Değişikliğe göre hakkında hapis cezasına hükmolunan herkesin cezaevini “tadarak” ıslah olması beklenmektedir. Eğer böyle kötü uygulanan bir infaz sisteminde olmasaydık yerilebilecek bu değişiklik mevcut durumda taslağın en elle tutulur yönü olarak gözüküyor.

ARABULUCULUK

Geniş kapsamlı taslağa nazaran kısa incelememize arabuluculukla son verelim. Geçtiğimiz süreçte gerek zorunlu temel arabuluculuk kursları gerek sınav ücreti gerekse aidatlarıyla astarı yüzünden pahalıya gelen arabuluculuk çıkmazına unvanı kazandıktan sonra alınması gereken uzmanlık kurslarının mali külfeti eklenmiş, artan popülasyonla arabuluculuk CMK atamalarına benzemişti.

Önceki yazılarımızla defaten tekrar ettiğimiz, genişledikçe genişletilen “arabulma sektöründe” ilginçtir ki en sık örnek olan kira uyuşmazlıkları özel bir uzmanlık gerektirmeyen bir alan olarak görülmüştü. Bu kez de arabuluculuk hakkı, özel bir eğitim ve sınav yükümlülüğü getirilmeksizin “yirmi yıl kıdeme sahip olan” avukatlara doğrudan tanınmış olacak.

Sekizinci “paket” bir yana, Anayasa Mahkemesinin bugünkü toplantı gündemlerinden birinin “Anayasa Mahkemesinin ihlal kararının gereğinin yerine getirilmemesi nedeniyle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, mahkûmiyet hükmünün infazına devam edilmesi nedeniyle de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkin” olması “yargımız” hakkındaki en somut gerçek olmaya devam ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

xxx